Zihinlerin Eşitliği

Felsefenin Bir Ürünü Olarak Eğitim söyleşi dizisinin Zihinlerin Eşitliği başlıklı ilk oturumuna konuşmacı olarak Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünden emekli Prof. Dr. Solmaz Zelyüt ve Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümünden Doç. Dr. Aliye Karabük-Kovanlıkaya katılmışlardır. 21 Ekim 2017’de gerçekleştirilen söyleşi Çankaya Belediyesi Yaşar Kemal Konferans Salonunda düzenlenmiştir.

Zihinlerin Eşitliği

Söyleşide konuklara şu sorular yöneltilmiştir:

Soru 1

Hakikatin aranışı olan felsefede, bu arayışı yapacak kişiler arasında bir ayrım gözetilmez. Şöyle ki, bu arayış herkese açık ve herkesin gerçekleştirebileceği bir eylemdir. Alain Badiou’nun ifadesiyle, felsefe, “herhangi bir kişi için olmayı kabul eden” bir disiplindir[1]. Bu haliyle zihinsel eşitlik felsefe için temel bir sayıltı olma özelliği gösterir[2].    

Eğitime dair günümüzde daha çok tartışılan hususların, programlar, ders içerikleri, fırsat eşitliği vb gibi kavramlar olduğunu göz önüne aldığımızda zihinsel eşitlik gibi ilkesel bir hususun önemi nedir sizce? Böyle bir ilkenin yokluğunda eğitimden söz etmenin getireceği sorunlar nelerdir?

Soru 2

Günümüzde zihinlerin eşit olmadığına dair yaygın bir kanaat vardır. Bu kanaat hemen her kimse tarafından şu ya da bu şekilde benimsenir: sözgelimi, aynı öğretmenlerin yetiştirdiği, aynı koşullarda bulunan iki öğrenciden birinin başarılı, diğerinin başarısız olması durumu çoklukla bu kanaat üzerinden temellendirilir: “Biri daha başarılı çünkü diğerine göre daha zeki” şeklinde bir açıklama yapılır. Yani, bir olgu (birinin daha başarılı olması durumu) bir kanaatle ya da fikirle (kimileri daha zeki, kimileri daha az zekidir) temellendirilmeye çalışılır. Bir olgunun adı onun nedeni olarak gösterilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, “Biri daha başarılı, çünkü daha zeki” gibi çıkarım yapıldığı iddia edilir, fakat sözü edilen bu çıkarım “Biri daha başarılı, çünkü daha başarılı” demekle aynı şeye işaret eder ki, bu da içi boş bir totoloji döngüsünün bir gerekçeymiş gibi sunulması safsatasından başka bir şey değildir[3].

Sorumuz şu: İnsanlar arasında zihinsel bir hiyerarşi olduğunun bu denli yaygın bir şekilde kabullenilmesinin perde arkasında sizce neler bulunmaktadır? Sizce bu durum, bazı kimselerin öne sürdüğü gibi, derin bir felsefi, siyasi, ekonomik vb bir provokasyonun sonucu olabilir mi?   

Soru 3

Bu sorumuz eğitimin kurumsallaşması serüveni üzerine.

Bilindiği gibi okullaşma ancak modernizm sonrasında başlamasına rağmen, günümüzde eğitim dendiğinde hemen her zihinde ilk beliren şey okullardır. Öyle ki, günümüzde eğitim-okul ilişkisi adeta bir özdeşlik düzeyinde kavranır. Fakat modernizm öncesinde böyle bir özdeşlik söz konusu değildi. Bununla birlikte, okullar ancak modernizm sonrasında yaygınlaşan birer eğitim kurumu halini alsalar da, biliyoruz ki, okullar modernizmle birlikte ortaya çıkan birer kurum da değildirler.

Sorumuz şu: Kuşkusuz ki, eski çağlarda da eğitim önemli bir olguydu. Fakat yine de bu durum, bir bütün olarak hemen hiçbir uygarlığı kurumsal bir yapı olarak okullaşmaya yöneltmedi. Bu noktada, modern uygarlıkların benimsediği okullaşma, sizce eğitimi nasıl etkilemektedir? Ek olarak, okullaşma ve eğitim arasında bir özdeşlik ilişkisi kurulması sizce doğru mudur? Şayet doğruysa, eğitim adına nasıl bir gelecek vaat etmektedir bu özdeşlik?

Soru 4

Bu söyleşi dizimiz boyunca son sorularımızı Türkiye özelindeki konular üzerine sormak istiyoruz.

Husserl’in ifadesini uyarlarsak bilindiği gibi kendi başına eğitim diye bir şey yoktur. Yani eğitim daima bir şeyin eğitimidir. Fakat Türkiye üniversitelerinde işi sadece eğitmen yetiştirmek olan eğitim fakülteleri gibi fakülteler var. Bu fakültelerde, matematikçi olmayan matematik öğretmenleri, biyolog olmayan biyoloji öğretmenleri… vb yetiştirilmeye çalışılıyor. Yani, bu fakültelerin varlığı; matematik eğitimini matematikçi olmayanların, biyoloji eğitimini biyolog olmayanların verebileceğine dair genel bir yaklaşıma işaret ediyor.

Sorumuz şu: sizce böyle bir ayrıma gitmek, bir alandaki eğitmenle, o alanın uzmanını birbirinden ayırmak mümkün müdür? Şayet mümkünse böyle bir ayrım doğru mudur? Nihayetinde bir alanın uzmanı olmadan o alanın eğitmeni olunabilir mi?


[1] Badiou, Alain; Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki; çev. Murat Erşen; İstanbul: MonoKL 2011, s. 40

[2] Badiou’dan yapılan alıntının yanı sıra, bu yargının felsefe tarihinde pek çok bakımdan örneklenebileceği kanaatini de taşıyoruz. Sözgelimi, hiç matematik bilmeyen bir köleye bir geometri sorusunu çözdüren Sokrates’in, sağduyuyu ve aklı insanlar arasında en iyi paylaşılan şey olarak gören Descartes’ın, her insan zihninin boş bir levha olarak dünyaya geldiğini söyleyen Locke’un yaklaşımları, daima aynı şeye işaret eder: zihinler şu ya da bu şekilde eşittir.

[3] Bu konuya ilişkin bir örnek için bkz: Rancière, Jacques; Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders; çev. Savaş Kılıç; İstanbul: Metis 2014, s.53.


Zihinlerin Eşitliği

Etkinlik Künyesi

Düzenleyenler

  • Felsefe Kültür Sanat Derneği
  • Çankaya Belediyesi

Konuşmacılar

  • Prof. Dr. Solmaz Zelyüt | Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi (emekli)
  • Doç. Dr. Aliye Karabük-Kovanlıkaya | Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

Tarih ve Saat

  • 21 Ekim 2017 Cumartesi | 14.00

Adres

  • Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi | Yaşar Kemal Konferans Salonu